Baghead (2008)




Türkçe adı: Kese Kağıtlı Katil
Yönetmen: Jay Duplass, Mark Duplass
Oyuncular: Ross Partridge, Steve Zissis, Greta Gerwig, Elise Muller
IMDB puanı: 5.8
Zeynop puanı: 5.6



Çeşitli film festivalleri kapsamında ülkemizde de gösterilmiş bu film için bağımsız bir Amerikan sineması örneği diyebiliriz efendim. Hemen konuya girelim. 4 arkadaş vardır (2 kadın, 2 erkek), 4'ü de film endüstrisinde bir şeyler yapmaya çalışmaktadırlar; lakin hiç birisi tam anlamıyla başarıya ulaşabilmiş değildir. Bir gün içip eğlenirken akıllarına oturup güzel bir film senaryosu yazma fikri gelir ve bu planı gerçekleştirmek için sessiz bir dağ evine gidip yazmaya başlarlar. Akıllarına gelen fikre göre kafası kese kağıtlı bir katil etrafa dehşet saçmaktadır. Acaba senaryo yavaş yavaş gerçek mi olacaktır?


Filmin konusunu okuduğumda göbekli, kese kağıtlı bir katil fikri çok enteresan gelmişti. Böyle bir katil düşüncesi hala enteresan ama film için o kadar da ilginç diyemeyeceğim. Genellikle klişelerle bezenmiş, 35mm bir kamerayla çekilmiş bu filmin yer yer yüzümüzü gülümsetse de tam olarak başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim.


Farklı bir şey izleyeyim, biraz bağımsız takılayım diyorsanız buyrunuz, yok güzel bir bağımsız film izleyim, şöyle ağzımda tat bıraksın diyorsanız ise uzak durunuz.

Frozen River (2008)



Türkçe adı: Donmuş Nehir
Yönetmen: Courtney Hunt
Oyuncular: Melissa Leo, Misty Upham, Charlie McDermott
IMDB puanı: 7.3
Zeynop puanı: 7.5


Genelde yan rollerin oyuncusu olan Melissa Leo'yu Oscar'da en iyi kadın oyuncu adayı olarak görünce şaşırmıştım. Filmi izledim, artık şaşkın değilim. Ödülü kazanan Kate Winslet'in The Reader'daki performansına göre Melissa Leo'nun Frozen River'daki oyunculuğunun beni daha çok etkilediğini de kötü bakışları üzerime çekmek pahasına söyleyeceğim.


Sundance Film Festivali'nde büyük ödülü kapan Frozen River, New York eyaletinde kar kışın ortasında 2 çocuğuyla birlikte ufacık bir prefabrik evde yaşayan Ray'in (Melissa Leo) zorlu yaşamına tanık ediyor bizi. Ödeyemediği borçlar, çocuklarına sağlayamadığı olanaklar Ray'in para bulabilmek için farklı bir yöne sapmasını sağlıyor ve tam bu sırada da yolu kızıldereli Lila ile kesişiyor.


Film, karakterler, her şey o kadar gerçek ki, karakterlerle empati kurmak izleyici için kaçınılmaz bir hale geliyor. Hatta aynı durum benim de başıma gelse ben de aynı şeyleri yapardım diye düşünmeden edemedim.


Dokunaklı ve yürek burkan (bu tabiri hep kullanmak istemişimdir:) bir hikaye. İzleyiniz.

The Reader (2008)




Türkçe adı: Okuyucu
Yönetmen: Stephen Daldry
Oyuncular: Kate Winslet, Ralph Fiennes, David Kross
IMDB puanı: 7.8
Zeynop puanı: 7


Stephen Daldry'nin elinden çıkan filmlerin benim için özel bir yeri vardır. (bkz. The Hours, Billy Elliott) The Hours benim için şimdiye kadar yapılmış en güzel edebiyat uyarlamalarından birisidir mesela.


Her neyse. Anlaşıldığı üzere Stephen Daldry'i severim, Kate Winslet'i de severim peki film için ne düşünüyorum? Film güzel olmuş, ama çok güzel değil. (gayet basit bir anlatımla: )


Film farklı dönemlerde Almanya'da geçiyor ve bize aynı karakterlerin değişik zamanlardaki değişimlerini, yaşantılarını sunuyor. (Ve evet yine bir Hollywood klasiği olarak sürekli İngilizce konuşan Almanlarla karşı karşıyayız)


Michael adlı genç Alman çocuğumuz bir gün hastalanır ve ona bir biletçi olarak çalışmakta olan ve kendisinden yaşça epey büyük Hanna yardım eder. Hanna'dan çok etkilenen Michael onu daha sonra ziyarete gider ve ikilinin arasında cinsellik odaklı bir ilişki başlar. Bu buluşmalarında Hanna Michael'dan kendisine sürekli kitap okumasını ister. Hanna'nın aniden gidişiyle yolları ayrılan bu iki kişi, yıllar sonra Nazilerin yargılandığı bir mahkeme salonunda beklenmedik bir şekilde tekrar karşılaşırlar.


Filmin artılarına gelelim: Oyunculuk fevkaladenin fevkinde, müzikler çok hoş, hikaye bakımından da vıcık vıcık olmadan insana duyguları yansıtabiliyor.


Eskiler: Tekrardan, İngilizce konuşan Almanlar, bir de afişte yer alan "How far would you go to protect a secret" aka "Bir sırrı korumak için ne kadar ileri gidersiniz" ibaresindeki "sır" gayet alakasız ve sıradan bir şey. Ve spoiler vereceğim özür dilerim ama bir kadının tüm hayatını bu sırrı korumak adına feda etmesi hiiiiiç mantıklı değil, kusura bakmayın.


Kate Winslet Oscar heykelciğini alnının akıyla almış, The Reader da iyi ki en iyi filmi almamış diyerek sözlerime son veriyorum.


Peki izlemeli misiniz? Eh, izleyin tabii ki.

Seconds (1966)



Türkçe adı: İkinciler
Yönetmen: John Frankenheimer
Oyuncular: Rock Hudson, John Randolph, Frances Reid
IMDB puanı: 7.6
Zeynop puanı: 7.6


Evet efendim, bugün birazcık eskilere dönüp sizlere John Frankenheimer'ın başyapıtı diyebileceğimiz Seconds adlı filminden söz etmek istiyorum. Film 1966 yapımı siyah beyaz bir gerilim. Başrolde de pek değerli ve ayrıca da yakışıklı Rock Hudson mevcut.


Filmimiz hayatından sıkılmış kişilere ikinci bir yeniden doğuş şansı veren gizli bir şirket ve bu kategoriye giren Arthur Hamilton karakteri üzerine dönüyor. Bir bankada çalışan Arthur, banliyödeki evinde karısı ile birlikte yaşamaktadır, ve hayatı ona hayallerini bir türlü sunamamaktadır.


Yeni bir şans için eski hayatını tamamen geride bırakır ve bir dizi estetik ameliyat, ses teli operasyonları ve fiziksel ve ruhsal badireler atlatarak kendini yakışıklı ve yetenekli ressam Tony olarak bulur. Lakin bundan sonra filmimiz Kafkaesk bir hal alarak, bu dönüşümün etkilerini incelemeye ve şirketin kurallarını sorgulamaya başlar.


Gerek kamera kullanım teknikleri, gerek oyunculuk gerekse konusu bakımından zamanının çok ötesinde bir film Seconds. Başlıyor ve hiç bir şekilde sendelemeden alnının akıyla bitiyor. Herkese tavsiye ediyorum.

Blindness (2008)


Türkçe adı: Körlük
Yönetmen: Fernando Meirelles (bkz. City of God)
Oyuncular: Julianne Moore, Mark Ruffalo, Danny Glover, Gael Garcia Bernal
IMDB puanı: 6.8
Zeynop puanı: 6.6



Pek karışık duygular içindeyim sevgili okurlar. Film hakkında olumlu mu yoksa olumsuz bir eleştiri mi yazsam karar veremiyorum. Öncelikle utanarak ve sıkılarak Jose Saramago'nun Blindness adlı romanını okumadığımı bu yüzden de yazdığım her şeyin sadece film ile sınırlı kalacağını belirtmek isterim.


Film neresi olduğu belli olmayan bir şehirde bir adamın aniden ve sebepsiz yere kör olmasıyla başlar ve bu adamla temasa geçmiş herkes de yavaş yavaş kendini bu "beyaz" körlüğün içinde bulur. Körlükten etkilenmeyen tek kişi göz doktorunun karısıdır (Julianne Moore) Bu arada enteresan bir şey, karakterlerimizin, şehrin, hastalığın, kısacası hiçbir şeyin ismi konulmamış filmde, her şey adsız.


Kocasını yalnız bırakmak istemediği için kör gibi davranan Julianne Moore, diğer hastalarla beraber karantina edilmiş bir yere yerleştirilir. Körlerin arasında gören tek kişi olarak yaşamaya başlar.


Şimdi efendim, filmde beyaz rengin kullanımı öncelikle çok hoş olmuş. Yönetmenimiz gerçekten de görsel açıdan başarılı bir işe imza atmış. Julianne Moore'da gerçekten çok iyi oynamış. Ama ne yazıkki aktörlerimizin pek çoğu kör rolü yapamıyorlar, gözleri fıldır fıldır dönüyor. Film yer yer Children of Men, 28 Days Later, ya da I am Legend'ı hatırlattı bana. Bunun dışında en son The Mist adlı filmde de görmüş olduğumuz insanların zor durumlarda birbirlerine karşı cephe almaları, diktatörlük kırıntıları, iç savaşın başlaması gibi alışılmış kareler de mevcut.


Bana sorarsanız konu en başlarda gerçekten çok enteresan bir şekilde başlıyor, bu enteresanlık filmin sonuna kadar devam edemese de filmin başarılı yönleri mevcut. Lakin, film gereğinden fazla uzatılmış ve sinema açısından söylediği yeni bir şey yok. Tüm dünya kör olurken sadece bir grup insanın neden karantinaya alındığını da hala anlamış değilim.


Sonuç olarak duyularla ilgili kitapların sinemaya aktarılması zaten büyük bir risk. (bkz. Parfüm) Körlük elinden gelenin en iyisini yapmış, ve bu yüzden de ona kötü bir film diyemeyiz, ama iyi bir film de değil.


P.S:Bu arada filmde Sandra Oh ve Gael Garcia Bernal sürprizleri de var. Söylemeden geçemedim.


Rachel Getting Married (2008)



Türkçe adı: Rachel Evleniyor
Yönetmen: Jonathan Demme
Oyuncular: Anne Hathaway, Rosemarie Dewitt, Mather Zickel, Debra Winger
IMDB puanı: 7.1
Zeynop puanı: 7.3


Hüzünlü bir hikaye, ama bir o kadar da gerçekçi. Üstesinden gelinemeyen pişmanlıklar, ve bu pişmanlıkların insanların ve çevresindekilerin hayatları üzerindeki etkileri üzerine bir film Rachel Getting Married. Hikaye gayet etkileyici olmasına rağmen, oyunculukların güzelliği hikayeyi bile yer yer arka planda bırakıyor.


Anne Hathaway oyunculuk bakımından artık tamamen "olmuş" diyebiliriz. Zaman zaman düğün sahneleri gereğinden fazla uzatılmış olsa da, hayatta gördüğüm en güzel düğüne de ev sahipliği yapan ve müzikleriyle insanın içine işleyen bu dokunaklı filmi herkese tavsiye ediyorum.

Nick and Norah's Infinite Playlist (2008)



Türkçe adı: Nick ve Norah'nın Bitmeyen Şarkıları
Yönetmen: Peter Sollett
Oyuncular: Michael Cera, Kat Dennings, Ari Graynor, Rafi Gavron
IMDB puanı: 6.9

Zeynop puanı: 6.5


Juno benzeri bir açılışla başlayan ve Juno'nun esas oğlan kahramanını bünyesinde barındıran Nick and Norah's Infinite Playlist, ne yazıkki başarı adına Juno'nun yakınından uzağından geçemiyor.
Filmin konusuna bakmak gerekirse, Nick kendisine pek uygun olmayan sevgilisinden ayrılmış ama hala bu durumu atlatamamış liseli bir gençtir. Eski sevgilisi için karışık CD'ler yapmaktadır ve bu yaptıkları eski kız arkadaşının umrunda bile değildir. Lakin Norah, Nick'i tanımamasına rağmen, yaptığı karışık CD'lerden dolayı Nick'e karşı sıcak duygular beslemektedir. Bir gece ansızın bu ikili karşılaşırlar, tanışırlar ve müzikle dolu upuzun bir gece onları beklemektedir.

Eğer şöyle hoşça vakit geçireyim, eğlencelik bir film izleyim diyorsanız buyrunuz diyeceğim ama film aslında o kadar eğlencelik de değil, ve çoğu zaman da inandırıcılıktan uzak. Başrollerdeki Michael Cera ve Kat Dennings'in de beyaz perde kimyaları hiiç ve hiiç uyuşmamış. Michael Cera filmdeki sevdiceği Kat Dennings'in küçük kardeşi gibi durmuş vallahi.


Sonuç olarak, size kalmış diyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum.